Hilmi Hacaloğlu

Hasta la victoria siempre Fenerbahçe

Hepimizin aidiyetleri var.

Misal ben solcuyum, demokratım, cumhuriyetçiyim.

Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nda “Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı” dizelerini okuyunca yüreğim kabarır.

“Yaşamak bir orman gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” beni benden alır. Ne de olsa Fransız Devrimi’nin “eşitlik, kardeşlik, özgürlük” şiarı şiarım olduğu gibi Bolşevik Devrimi’ni de insanlık adına şanlı bir adım olarak selamlarım.

Dedim ya aidiyetlerimiz var. Elbette politik aidiyetler kadar kültürel aidiyetlerimiz de var. Lazca bilmem ama Lazım.

İstanbul’da doğdum büyüdüm babam gibi ama Pazar Tüneli’ni geçip de dede ocağına yaklaştıkça yüreğim kabarır yine. O dereler, o yeşillik, beni benden alır. 44 yıllık yaşamımda 44 gün geçirmemişimdir ama 44 bin yıldır oralıymışım gibi hissederim. Elimde değil öyle. Dedemin babaannemin daha büyüklerin ısındığı şömineye bakıp hislenir, hayatta otururken şırıl şırıl akan küçük derenin sesini duyar yaşamadığım günlerin hayallerini kurarım.

Sonra Saint Joseph’liyim.

Kadıköy’de “Moda’da bir okul var orada” diye adına marşlar yazdığımız, çocukluğumu ilk gençliğimi geçirdiğim yuvam. 30 yılı aşkın dostluklarımın temelini attığım okulum. SJ, hayatımın amentüsü olan “sorgulama”yı öğretti, merak duygumu pekiştirdi. Minnettarım.

Tabii gazeteciyim.

1996’dan beri. 20 yıl bir çırpıda gelip geçti. Ne muhtıralar ne darbeler ne savaşlar ne seçimler gördüm. Elbette siyasi ve ekonomik krizlerde haber kovaladım, haber atladım, haber atlattım. Hata yapmamış mıyım? Elbette yapmışımdır. Ama kalemime hiç ihanet etmedik. Asparagasın kapısından geçmedim. Hep vicdanımın sesini dinledim.

Ve elbette Fenerbahçeliyim.

Zaten bu yazının kaleme olmasına vesile olan aidiyetim de elbette o. Efendim, Beşiktaş Kongre Üyesi bir dedenin torumu, hayatta belki de en çok Galatasaray’ı seven bir babanın oğlu olarak kolumu kessen “sarı lacivert” akar.

Veletliğinde mahalle aralarında önce Cemil, sonra Selçuk olmuş bir çubuklu aşığıyım. Alpaslan’ın penaltı kaçırdığı vedasının canlı tanığı, 80’lerde “Ali Şen başkan Fenerbahçe şampiyon” diye bağıran tribünün parçası, 3 Temmuz Direnişi’nin milyonlarca neferinden biriyim.

Evet, bunların hepsi ve daha fazlası benim kimliğimi oluşturur.

Ama bir konu çok önemli. Benim rehberim hakikattir. Hani derler ya “babasını tanımaz” diye işte o hesap. Zaten babam da öyleydi, hiçbir ortamda beni kayırmazdı. O da babasından öyle görmüş doğruya doğru, yanlışa yanlış. Açık açık yazdım aidiyetlerimi ama doğru bildiğimden zırnık şaşmam.

Mümkün mertebe haftada bir gamaspor.com’da Fenerbahçe ve spor hakkında yazacağım. Aslında benim için zor karar. Çünkü her ne kadar eskisi gibi Fenerbahçe’yle yatıp Fenerbahçe’yle kalkmıyorsam da Fenerbahçe benim önemli bir parçam. Zaten zurnanın zırt dediği yer de burası.

Fenerbahçeli de Galatasaraylı da Beşiktaşlı Trabzonsporlu da Ak Partili, CHP’li, MHP’li, HDP’li, Atatürkçü de muhafazakar da sosyalist de Sünni de Alevi de, Türk de Kürt de Arap da kendi aidiyetiyle ilgili negatif bir şey duymak istemiyor. Hele son yıllarda asla.

Ama bir gerçek gündüz gibi parlıyor; eleştiri yapmadan, özeleştiride bulunmadan bir yere varmak mümkün değil.

Üstelik “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmak eveleyip gevelemeden konuşmayı ve yazmayı mecbur kılar. Neyse “Türk futbolu için üç kez sağ ol sağ ol sağ ol” deyip düşelim yola.

İlk yazımı bundan on beş yıl önce Fenerlist’te yazdığım yazıların sonunda attığım imzamla bitireyim.

Hasta la victoria siempre Fenerbahçe!

Ama yine de “iyi oynayan kazansın”...

DİĞER YAZILARI Tüm Yazılar