Yiğiter Uluğ

Kaç yabancı? (3)

KAÇ YABANCI? (BÖLÜM 1)

KAÇ YABANCI? (BÖLÜM 2)

Çok değil 50 yıl önce, Türkiye’de basketbol, yüzde yüz olmasa bile büyük ölçüde amatör sayılabilecek bir faaliyet alanıydı. Yetişkin bir insanın basketboldan kazandığı parayla ailesini geçindirebilmesi mümkün değildi. Hayli popüler olan, bunun karşılığında da hatırı sayılır ücretler alan birkaç “yıldız” vardı belki ama, birinci ligde top koşturanların çoğu, basketbolun yanısıra bir başka işte çalışır, hatta medar-ı maişet motorunu, asıl işi olan o alanda ter dökerek çevirirdi. Kimi zanaatkârdı mesela; marangoz veya torna atölyesinde saatlerce çalıştıktan sonra çantasını sırtına vurur, antrenmana giderdi. Kimi esnaftı, dükkanının kepeğini indirir, soluğu spor salonunda alırdı. Daha fazla “okumuş” olanlar içinden avukatlar, hekimler, mühendisler çıkmıştı…

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Sabahattin Merdan gibi, sabahları karşımıza gazete bayii olarak çıkan ama daha sonra her spor salonunda gördüğümüz, duruma göre hakem, bazı gün yönetici, kimi zaman scout olabilen, ömrünü bu yola karşılıksız sermiş elleri öpülesi, rahmetle anılası gönüllüller vardı…

Sözün özü, basketbol o dönemde oyuncularına ve antrenörlerine üç-beş kuruş bir şeyler kazandırsa da, kimsenin asıl mesleği değildi. İnanmayacaksınız ama, bu durum yabancı oyuncular için bile geçerliydi. Beşiktaş’ın şampiyon olan ilk kadrosunda yer alan Tom Davis, aklıma gelen ilk örnek… Davis, 70’li yıllarda İstanbul’a basketbol oynamaya değil, Robert Kolej’de öğretmenlik yapmaya gelmişti. Ama burada ligde oynayabilecek kadar iyi olduğu fark edildiği anda, apar topar çıkartılan lisansla “Beşiktaşlı” yapılmıştı.

50 yıl insan hayatı için uzunca bir süre sayılabilir. “Yarım yüzyıl” diyoruz ağzımızı doldura doldura… Ama toplumların kolektif yaşamında 50 yıl çok fazla bir anlam ifade etmiyor. Geç kalmanın verdiği panikle, sürekli arayı kapama, “çağı yakalama” derdinde olan toplumumuzda, basketbol da son yarım yüzyıla inanılmaz bir gelişimi ve büyümeyi sığdırdı. Amatörlükten profesyonelliğe, yerellikten uluslararası bir güç olmaya geçiş göz açıp kapayıncaya kadar oldu neredeyse… Haliyle bu “işin” bir ekonomisi oluştu. Ancak hızlı büyümenin doğal sonucu sayılabilecek çarpıklıklar da beraberinde geldi. Birçok insan bizim bir zamanlar “oyun” olarak gördüğümüz bu etkinlik sayesinde evine ekmek götürüyor bugün… Bir başka grup da emek verdiği halde karşılığını alamamanın sıkıntılarını yaşıyor.

Eskiden “Federasyon” dendiğinde akla gelen, basketbolun ülkemizde evrensel normlar dahilinde oynanmasını sağlayan, oyunun gençlere sevdirilmesi, yayılması ve her seviyede organize edilen yarışmalarda sportif adaletin tecelli etmesi için çalışan bir kurumdu. Ama şimdi beklentilerimiz farklı: Basketbol ailesi, federasyon yönetimine getirdiği kişilerin aynı zamanda bu iş kolunda oluşan parayı da adilâne dağıtmasını bekliyor.

“Yahu, federasyon nasıl yapsın bunu? Sponsor gelmiş, 20 milyon Euro’luk takım kurmaya soyunmuş. Parayı onun elinden alıp, gariban Anadolu takımlarına mı dağıtacak?” diyebilirsiniz…

Federasyonun bu çağda Robin Hood’culuk oynayacak hali yok elbette... Kimsenin parasını alıp dağıtamaz. Ama koyacağı kurallarla, yenileyeceği yönetmeliklerle basketbola akan kaynakların daha farklı kullanılmasını sağlayabilir. Yetiştirenleri, üretenleri daha fazla teşvik edebilir. En üst seviyedeki organizasyonumuz olan “Süper Lig”de yabancı sayısı tartışmasına bir de bu açıdan bakmak lazım. Çünkü yabancı oyuncu, bugün ligimizdeki takımların Avrupalı rakipleriyle başa baş mücadele edebilmeleri, Barcelona’ları, Real Madrid’leri, Olympiakos’ları, CSKA’ları geride bırakıp kupalar kaldırabilmeleri için ihtiyaç duyduğumuz bir “can simidi”. Yıllar içerisinde yerli üretimin kalitesini yükseltebilirsek (bir önceki yazımda beyaz eşya örneği vermiştim) o zaman bu “can simitlerine” gerek kalmayabilir. Ya da daha azıyla yetinebiliriz. Bu nedenle, bu iki tartışma (yabancı oyuncu sayısı ve basketbolumuzda kaynakların yetiştiricilere aktarılması) birbiriyle iç içe…

Bir önceki yazımda Basketbol Federasyonu’nun piyasanın istikrarlı bir biçimde yükselmesinden memnun olduğunu, çünkü federasyonun da hemen her kontrattan (kulüplerin oyuncularla yaptığı, sponsorlarla yaptığı, ligin sponsorlarla ve yayıncı kuruluşlarla yaptığı) pay aldığını yazmıştım. Muhtemelen ucuza oynayan oyuncuları onlar da sevmiyordur! Şaka bir yana, pasta büyüdükçe herkes mutlu oluyor. Herkes daha fazla kazanıyor. Bizim bu işe çekidüzen vermesini umduğumuz federasyon bile!

Sorun şu ki; herkes daha fazla kazanınca daha güçlü bir basketbol ülkesi olamıyoruz. Yetenekli çocuklarımızı erken yaşta bol sıfırlı kontratlara boğunca, onların önüne görünmez bir konfor duvarı çekiyor, gelişimlerini durduruyoruz. 20-22 yaşından sonra çalışan, gelişen, oyununa yeni bir boyut ekleyebilen tek oyuncumuz var; Sinan Güler… O da artık 33 yaşına geldi, ondan sonra kimseyi örnek gösteremiyoruz. Oyuncuları bizimkilerden çok daha az kazanan ülkelerin milli takımları, elini kolunu sallayarak yeniveriyor bizim 12 Dev Adam’ı… Ve şimdi, ülkemizde yapılacak 2017 Avrupa Şampiyonası yaklaşıyor, alarm zilleri çalıyor. Ne yapmalıyız?
Geldik son yazıya… Önerilerimi de onda sıralayacağım.