Yiğiter Uluğ

Kaç yabancı? (4)

Bölüm 1

Bölüm 2

Bölüm 3

Eş-dost sağolsunlar, yazılarımı merakla okuyorlarmış ama çoğunluk lafı fazla uzattığım görüşünde… “Sadede gel artık” diyorlar… Geleceğe yönelik önerilerde bulunmadan önce sizleri geçmişte kısa bir yolculuğa çıkarmış olmam sebepsiz değil. Kısa ve uzun vadede nereden nereye geldiğimizi, yönetmeliklerde ve statülerde yapılan değişikliklerin neleri, nasıl etkilediğini ortaya koymak istedim. O arada okuyuculardan “Sen ne dersen de, biz bu kadar yabancıya karşıyız arkadaş!” sesleri yükseldi. Biri çıkıp, “İki Anadolu takımının maçında ben sahada 10 Amerikalı oyuncu görmek istemiyorum” dedi. Haklı… Aslına bakılırsa, benim görmek istediğim tablo da öyle değil. Ancak Türk oyuncuların sahada yer alabilme hakkını, yabancıların sayısını kısıtlayarak savunursak, kendimize “yalan bir dünya” yarattığımızı ve o masalın içinde mutlu-mesut yaşayıp giderken, burnumuzu dışarı çıkartıp dünyanın gerçekleriyle yüzleştiğimiz anda darmadağın olduğumuzu düşünüyorum.

Tamam, Uşak ile Gaziantep’in maçında sahada 10 tane Amerikalı olmasın. Ama o zaman o takımların Avrupa Kupası’nda oynamasından, oralarda galibiyetler alıp turlar geçmesinden de vazgeçmiş oluyoruz. 3+2 kuralı varken düşme hattında gezinen, hatta bir kez de düşen, ama 6 yabancıyla birlikte FIBA’nın Avrupa Kupası’nda final oynama başarısını gösteren Trabzonspor’un yöneticileri buna der acaba?

Tarihin tekerleğini geri çevirmek mümkün değil… Nasıl ki, geçen yazımda anlattığım 50 yıl önceki günlere; ligimizdeki oyuncuların aynı zamanda öğretmenlik, diş hekimliği veya gümrük komisyonculuğu yaparak hayatlarını kazandığı döneme geri gitmemize imkan yoksa, bence yabancı sayısını azaltmamıza ve yeniden 3+2 kuralına dönmemize de olanak yok. Böyle bir şey önerildiği anda, öncelikle Fenerbahçe, Galatasaray Odeabank, Anadolu Efes, Darüşşafaka Doğuş gibi büyük yatırımlarla Euroleague’de Final Four hedefleyen takımlar rahatsız olacaktır.

Başlıktaki soruyu en nihayet cevaplamadan önce, başka bazı soruları da sıralamak gerekiyor. Mesela;

Süper Lig’de ya da yeni adıyla TBL dediğimiz “İkinci Lig”de yer alan kulüplerimizden kaç tanesi doğru düzgün bir altyapı organizasyonuna sahip? Kaç sporcu çıkardılar bugüne kadar?

Genç, yıldız ve küçük takımlarında kaç tane sporcu adayı var? Onları geleceğe hazırlamak için oralarda kaç yetiştirici antrenör görev yapıyor?

Altyapısı olan kulüplerimizde gençlere hizmet etmek için görevlendirilmiş doktor, fizyoterapist, kondisyoner, diyetisyen var mı? Yoksa, bu kulüpler dünyanın uçup gittiği bir çağda, rakiplerle nasıl rekabet etmeyi planlıyor?

Bu sorulara cevap aramadan, yıllardır en üst ligde olan, hatta ülkemizi Avrupa’da temsil etmiş olan bir Uşak’ın, bir Gaziantep’in, bir Trabzon’un altyapısından neden hala tek bir oyuncu çıkaramadığını anlayamadan yabancı oyuncu tartışmasına geçmek yanlış olur.

Şurası çok açık: Basketbolda üretim kapasitesi buraya akan kaynaklarla doğru orantılı değil. Çok para harcıyoruz ama Avrupalı rakipleriyle rekabet edecek çok sayıda üst düzey oyuncu yetiştiremiyoruz. Bunu daha önceki yazılarımda da vurguladım.

Sebebi çok basit: Parayı doğru harcamıyoruz. Hızla büyüyen basketbol ekonomimizde, paranın yarısından fazlası oyuncu ve antrenör ücretlerine gidiyor. Organizasyon, sporcu sağlığı, altyapı, tesise ve geleceğe yatırım ihmal ediliyor. Verginin minimize edildiği, devlet sübvansiyonunun küçümsenmeyecek miktarları bulduğu bir ortamda bu çok tehlikeli bir durum. Çünkü yarın vergiler yükselebiilir, sübvansiyon kalkabilir.

Federasyonun hali hazırda geçerli olan yönetmelik ve kuralları, yetiştiriciyi ödüllendiren, teşvik eden bir yapıda değil. “Kazanma odaklı” bir oyunumuz var ve maalesef, yıllar öncesinden hatırlayacağımız bir şarkıyla söylersek; “The winner takes it all..” (kazanan her şeyi alıyor).

Şimdi bir örnekle durumu daha net biçimde anlatmaya çalışayım… Devlet tekeli Spor Toto’dan (isterseniz siz buna iddaa da diyebilirsiniz) yalnızca Süper Lig takımlarına yılda 30 milyon TL’nin üzerinde para akıyor. Normal sezonda oynanan toplam 240 maç, play-off’lar, Avrupa Kupaları, özel maçlar derken bu miktar 35 milyona merdiven dayıyor (Bu sezon özel maçlar için ödeme yapılmayacağı açıklandı, ortalık birbirine girdi).

Spor Toto ve Basketbol Federasyonu bu parayı çok basit bir prensiple dağıtıyor. Her maça 80 bin TL ayrılıyor. Kazanan takım 45, kaybeden 35 bin TL alıyor. Avrupa Kupaları’nda yabancı takıma herhangi bir ödeme söz konusu değil tabii…

Bu noktada iki farklı takımımızı ele alalım: X takımı, ligde oynadığı 30 maçın 20’sini galibiyetle bitirmiş ve play’off’ta ilk turu 2-0’la geçtikten sonra, yarı finalde 3-1 ile elenmiş olsun. Yine aynı takım yer aldığı Euroleague’de ilk turda 5 galibiyet, 5 yenilgi alsın, Top 16 turunu da 4-10 tamamlamış olsun. Diyelim ki, aynı takım Türkiye Kupası’nı da finalde kaybetsin.

Bu takımın resmi maçlardan iddaa geliri 2 milyon 510 bin TL. Özel maçlarla birlikte 2.750 civarına gelebilirler.

Diğer takımımız Y, ortalarda gezindikten sonra sezonu 13 galibiyet 17 mağlubiyet ile tamamlasın. Play-off’a kalamasın… Haliyle Türkiye Kupası’na gidememiş olsun. Avrupa da yok… Resmi maçlardan elde ettiği iddaa geliri 1 milyon 180 bin TL. Özel maçlarla bu rakam en fazla 1.400’e yaklaşabilir.

Buradan da görüleceği üzere, zengini daha zengin, güçlüyü daha güçlü yapmaya, zayıfı ezmeye yönelik bir sistem kurmuşuz…

Benim önerim, “kazanmaya odaklı” bu sistem yerine yetiştirici kulüpleri teşvik eden, altyapıdan çıkardığı gençlere cesaretle dakika verebilen kulüplere daha fazla para dağıtmak.

Diyelim, Spor Toto’dan lige yılda 30 milyon TL geliyor. Bunun 16 milyonunu, her kulübe birer milyon olmak üzere dağıtalım. Kalan 14 milyonu, yaşları 18-22 arasında olan Türk oyunculara en fazla oynama süresi verenler arasında bölüştürelim (kendi altyapısından yetişmemiş bile olsa, 21-22 yaşında bir oyuncuya şans veren kulüpler de teşvikten yararlansın. Bu bağlamda, bu sezon IBB’nin çıkardığı işi çok olumlu buluyorum). Ama sırf böyle bir paraya göz diktiği için, gelecek sezon sahaya genç takımıyla çıkabileceğini açıklayan TED Kolejliler yönetimi gibi şarlatanların da önünü keselim.

Burada çeşitli kriterler saptanabilir. Oyuncu sayısı, oyuncuların aldığı dakikaların toplamı vs vs… En adil dağıtım kriterini bulmak, federasyonun işi olsun.

Öte yandan 6 yabancıya izin verilen bir ligde, 5 yabancı ile sahaya çıkan her takım, altıncı yabancıların lisansı için diğer kulüplerden için alınan ücretleri aralarında paylaşsın. Eğer yalnızca bir takım 5 yabancı ile sahaya çıkmayı göze almışsa o zaman diğer 15 kulübün altıncı yabancı için yatırdığı paranın toplamı onun kasasına gitsin! Türk oyuncu ile anlaşma yapmaya, genç Türk oyuncu yetiştirmeye ve ona uzun vadeli yatırım yapmaya böyle cazip teşvikler koyarsanız, bakın bakalım kaç takım ucuz Amerikalı peşinde koşuyor?

Amerikalı demişken, bir öneri de yabancı oyuncuların milliyetleri üzerine yapılabilir. Bizim çocuklarımız milli takımlarda kimlerle yarışıyor? Daha çok Avrupalı yaşıtlarıyla… Uluslararası alanda Avrupa ile rekabet ettiklerine göre, kendi liglerinde de Avrupalılarla aynı kantara çıkmalı, onlarla yarışmayı öğrenmeliler. Bu anlamda ligde izin verilen 6 yabancının en az 2’si Avrupalı olmalı bence (3+3 de olabilir). O zaman atletik oyuncuların havada uçup kaçtığı NBDL benzeri bir lig yerine, takım savunması prensiplerinin, basketbol aklının daha çok öne çıktığı mücadeleler izleriz. Gençlerimiz daha “Avrupalı” bir basketbol ortamında büyümüş olur.

Toparlarsak;

6 yabancı devam etmeli ama bir takım, kıta dışından 4’ten fazla oyuncuya lisans çıkaramamalı.

Avrupa Kupaları’nda iddialı, büyük bütçeli kulüpler yedinci ve sekizinci yabancıları getirse bile, ligde her hafta aynı 6 yabancı ile sahada yer almalı. Rotasyona gitmeleri önlenmeli.

Bu noktada eğer kulüpler gerek görürse, oyunun her saniyesinde sahada en az bir Türk oyuncunun yer alması fikri de tartışmaya açılabilir…

5 yabancı ile oynamayı tercih eden takımlara verilen teşvik primleri arttırılmalı.

Ligin kaynakları “kazanma odaklı” değil, yetiştiriciyi teşvik prensibine ağırlık verilerek daha adil dağıtılmalı.

Ve tüm bunlardan bağımsız olarak, oyuncuların hakkını koruyacak, onları sosyal güvenlik açısından Avrupalı meslektaşlarına benzer koşullara yaklaştırmak için mücadele edecek bir “Oyuncular Birliği” artık mutlaka hayata geçmeli. Bu birlik, Basketbol Federasyonu Genel Kurulu’nda ağırlığınca temsil edilmeli. Oy haklarına sahip olmalı. Ve basketbol ekonomisi bu kadar büyümüş bir Türkiye, bu sporun hukuksal çerçevesinde de çağı yakalamalı.

Önerilerimin ay sonunda Sapanca’da yapılacak Basketbol Çalıştayı’nda tartışılabilmesi dileğiyle…