Yiğiter Uluğ

Kaç yabancı? (2)

İLK BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Nerede kalmıştık?..

Milli Takım’ın son dönemdeki başarısızlığında, ligde artan yabancı sayısının baş faktör olduğundan, sertleşen rekabet koşullarında kendi ülkesinde oynama şansı bulamayan yetenekli gençlerin, ülkesini temsil etmek için ay-yıldızlı formayla nasıl oynayabileceğinden söz ediyorduk…

Bu konuda seslerini yükseltenlerin önerisi belli: “Yabancı sayısını azaltalım” diyorlar,“Gençlerimize daha fazla süre verelim. Böylece milli takıma daha fazla adam hazırlamış oluruz.” Yani, yükseltelim gümrük duvarlarını, eskiden olduğu gibi yerli üreticiyi koruma altına alalım… O da elindekini sürsün pazara, onunla yetinelim…

Gençler hatırlamaz belki, 80’li yıllarda böyle yüksek gümrük duvarlarıyla korunmuş ülkemizde, çalışırken “yürüyen” çamaşır makineleri ile ne yapsanız “yürümeyen” arabalar üretilir ve tüketiciye, deyimi mazur görün “sokuşturulurdu”. Bu beş para etmez şeylere kızar, söver, hatta bazen tekme tokat girişirdik. Daha fazlası elimizden gelmezdi, “yerli malı” idi onlar…

Sonra ne oldu? Korumacı zihniyet aşıldı, ithalat serbestisi geldi, pazardaki mal çeşitlendi ve bizim sanayici, yabancı rakiplerinin gerisinde kalmamak için mecburen daha iyisini, daha kalitelisini üretti. Şimdi Avrupa’nın dört bir yanında bizim “yerli malı” buzdolapları, çamaşır makineleri var! Demek ki yapılabiliyormuş…

Yabancı sayısının artması ile ligimizde oluşan koşulları da biraz buna benzetiyorum ben… Oynanan basketbolun seviyesi bir anda değişti. Bir Türk takımı, Eurolig’de iki kez üst üste Final Four oynadı, ikincisinde finali uzatmada kaybetti. Bir diğer takımımız, Avrupa’nın 2 numaralı organizasyonu olan Eurocup’ta mutlu sona ulaşarak tarihe geçti. Bu arada kıran kırana, hiçbir maçında peşin favori olmayan, nurtopu gibi bir ligimiz oldu. Öyle ki, güçlü kadrolara sahip ekiplerimiz, sezon boyu Eurolig’de uğradıkları yenilgilerden daha fazlasını Türkiye Ligi’nde görebiliyorlar. Çıta bu kadar yukarı konmuşken, rekabetçi özelliğini yitirmiş, kolay para kazanmaya alışmış, bu nedenle bir başka ülkenin ligine gidip oynamayı aklından bile geçirmeyen Türk basketbolcusu yeni koşullara ayak uyduramadı diye geri adım atmayı, kendi adıma yanlış ve gereksiz buluyorum. Tamam, yönetmeliklerde ufak efek rötuşlar, bazı düzenlemeler yapılabilir. Altyapıdan yetişmiş, genç ve ümit milli takımlarda yer almış yetenekli gençlerin kalitesi yüksek bu ligde daha fazla rol alabilmesi için mutlaka bazı yollar bulunur (bunları da bir sonraki yazıda tartışırız). Ancak Milli Takım’ı güçlendirmenin tek yolunun, ligde yabancı sayısını azaltmak olduğu fikrine saplanıp kalmayalım.

Olaya bir de şu tarafından bakmak mümkün: Sizin pamuklara sarıp sarmaladığınız, büyük oyuncu olacak diye gözünün bebeğine baktığınız, yakın gelecekte NBA takımlarına layık gördüğünüz yetenekli genciniz, diyelim Alabama tarlalarından kopup gelmiş, ekmek parası derdine yolu Uşak’a veya Antep’e düşmüş 22-23 yaşında bir Amerikalı’yı bire birde yenemiyorsa, nasıl olacak da milli olacak? Oldu diyelim, ay-yıldızlı formayı sırtna geçirince bir anda nasıl çıkıp Teodosiç’lerle, Tony Parker’larla, Spanoulis’lerle, Rudy Fernandez’lerle kafa kafaya oynayacak?

Ekonomi her şeyi belirliyor, bu bir sır değil. Eğer ortada bir pazar varsa, mutlaka bir arz-talep dengesi üzerinde duruyordur… Bizde basketbolun ekonomisi son 20 yılda çok hızlı büyüdü. Üretim bu hıza yetişemedi. Yerli oyuncu kontratları hormonlandı. Belki dış dünya dinamikleri, belki ülkenin istikrarlı bir büyüme trendi yakalaması, belki özel sektörde artan farkındalıkla birlikte spora ayrılan bütçelerin artması, belki de tüm bunların toplamı…Ne derseniz deyin.

2001 yılında Türkiye Avrupa ikincisi olurken, üç yabancılı ligimizde, ortalama bir yabancı oyuncu 150-200 bin dolara imza atar, yıldız seviyesinde bir milli oyuncu 1 milyon doların hayalini bile kuramazdı. Bugün geldiğimiz noktada hiç sahaya sokmadan sadece tribünde oturttuğu yerli oyuncuya 1 milyon dolardan fazla ödeyebilen, NBA takımlarının elinden pivot kapabilen kulüplerimiz var. Hiçbir milli oyuncumuzun yurt dışına transfer olmaması bu yüzden! Oysa Yunanlısı, Fransızı, Litvanyalısı, Sırbı, Hırvatı cirit atıyor bizim parkelerimizde... Sırf burada değil, adamlar Avrupa’nın her köşesinde! Nerede ekmek bulurlarsa, oraya gidip oynuyorlar.

Eğri oturup doğru konuşalım, federasyonumuzun en başarılı yanlarından biri bu; ligin değerini arttırıp, basketbol pastasını büyütmesi -hani bir zamanlar çokça söylendiği gibi… Fakat gözden kaçırmamamız gereken bir detay var: Federasyon da bu pastadan kendine ayırdığı bir dilimle yaşıyor. Kural böyle; ister yüzde 10 deyin, ister yüzde 15, federasyonun hiç aksamayan bir komisyonu var. O zaman ne yapılacak? Fiyatların, bütçelerin yukarı gitmesi teşvik edilecek. Aynen borsadaki boğalar gibi… Yani, federasyonla oyuncu menejerleri arasında pek bir fark yok aslında…

Bizim doğru kural koymasını beklediğimiz, icraatıyla üretimin kalitesini arttıracak, ülkede yetenek havuzunu genişletecek makam, sürekli piyasanın yükselmesinden yanaysa nasıl olacak bu iş?

Onu da bir sonraki yazıda tartışırız…