Yiğiter Uluğ

Kaç yabancı?

Kadın basketbolcularımız, şu sıralar Rio’da çeyrek finalist olabilmek için ter döküyor. Londra 2012’den sonra bir kez daha olimpiyat oyunlarında madalya mücadelesi veren 12 takımın arasına girmiş olmak, onları spor tarihimizde tartışmasız apayrı bir yere koyuyor. Takım sporlarında en başarılı ve istikrarlı olduğumuz dal, kadın basketbolu dersek kimsenin itirazı olmaz herhalde. Çok değil, 35 yıl önce milli takımı olmayan, deplasmanlı ligi 1980’de kurulan bir branştan söz ediyoruz. Sahaya her çıktığında, aldığı sonuç ne olursa olsun bizi gururlandıran, gelecek için umutlandıran bir kadın takımımız varken, erkek basketbolunda son dönemde patlama yapan bütçelere, medya pompalamasına, onca ilgiye ve desteğe karşın, milli takımımız arzu edilen yerlerde değil. Neden?

Aslında pekâlâ erkek takımımız da Rio’da olabilirdi şu günlerde... Filipinler’deki elemelerde boyun eğdiğimiz Fransa ve Kanada yenilmeyecek rakipler değillerdi. Ancak 12 Dev Adam, memleketten uzakta oynanan çoğu turnuvada olduğu gibi, yine dağınık bir görüntü çizdi. Motive olamadılar, odaklanamadılar… Ve defteri erken kapattık.

Hüsranla biten eleme turnuvası sonrasında, ağzına mikrofon uzatılan otoriteler ve eli kalem tutup, eleştirilerini yazılı medyada sıralayabilenler hep aynı noktaya parmak bastılar: Ligimizde yabancı çok. Milli takım seviyesine gelen yetenekli gençlerimiz oynayacak dakika, kendilerini geliştirecek fırsat bulamıyorlar. Bütün sezon John’un, Jim’in, Jerry’nin arkasında kenarda havlu tutan adam, yaz geldiğinde nasıl çıkıp bir anda aslan kesilsin? Doğru…

Ancak pek kimsenin aklına gelmeyen (yoksa işine mi demeli?) bir soru ile tartışmaya bambaşka bir boyut katılabilirdi: Milli takımımızda yer alan 12 oyuncu kaç farklı ülkenin liginde oynuyor?

Cevap: 2. Evet, sadece iki! 11 oyuncumuz son dönemde “Süper” adını taktığımız Türkiye Ligi’nde oynuyor, pivotumuz Ömer Aşık ise Amerika’da, NBA’de…

Buna karşılık, bizi geride bırakarak Rio bileti alan Fransa’nın 12 oyuncusu, bizim ligimiz de dahil olmak üzere beş farklı ülkenin liglerine dağılmış durumda. Fransızların yalnızca üç milli oyuncusu, kendi liglerinde yer alıyor (Pietrus, Kahudi ve Gelabale).

Türk Milli Takımı’nı oluşturan oyuncuların yüzde 91.5’i Türkiye Ligi’nde top koşturuyorsa, bu veriyi iki türlü okuyabiliriz: 1. Kimse Almanya’ya, İspanya’ya, Rusya’ya, şuraya, buraya gitmeyi aklından geçirmiyor. Burada mutlu. 2. Bizim oyuncularımız dış pazarda hiçbir ülkenin talip olacağı kadar iyi, kaliteli veya cazip değil. Nijeryalı’yı, Porto Rikolu’yu, Yeni Zelandalı’yı transfer eden yabancı kulüplerden hiçbirinin aklına bir Türk’le kontrat yapmak gelmez mi yahu?

Geliyor elbette ama Türk oyuncu almak mantıklı değil: Türkler pahalı. Üstelik çektikleri fiyat ölçüsünde yarar sağlayablecek olanlar da bir elin parmaklarını geçmiyor. E o zaman niye düşsün elin oğlu peşimize!

Yeniden Fransa’ya dönersek, onların ülkesinde de sahaya çıkan 12 kişilik kadroda altı tane Fransa’da doğmuş, büyümüş, yetişmiş vatandaşa (İngilizce söylersek “home grown player”) altı tane de yabancıya yer veriliyor. Bu altı yabancıdan en az ikisi, AB ya da Cotonou ülkesinin vatandaşı olmak durumunda. Sözün özü; dört Amerikalı oynatabiliyorlar.

O koşullarda “Yahu burada bana ekmek yok. Olsa bile oynayacak doğru düzgün dakika yok” diye düşünebilen Thomas Heurtel veya Adrian Moerman kalkıp bizim memleketimize gelebiliyor, kariyerine burada yön veriyor. Peki bizim “yetenekli” gençlerimiz ne yapıyor?

“Boşver abi, burası iyi ya… Hiç oynamadan paranı alıyorsun. Zaten takım yabancıların üzerine kurulu. Senin hiçbir sorumluluğun yok. Arada girip çıkıp, biraz savunma yaptın mı yetiyor. Hele o 3-5 dakikaya bir de üçlük sıkıştırdın mı, haftanın yerli oyuncusu oluyorsun!.. Daha ne olsun? Şimdi kalkıp Avrupa’ya gitsen, koçun huyunu suyunu bilmezsin, söylediğini anlamazsın. Oranın havasıydı, suyuydu, döner yiyecek yer bulmaydı derken, alışamadan sezon biter. Üstelik yabancı oyuncu olduğun için herkesin senden beklentisi de yüksek. Çok çalışmak, adamlarla ciddi rekabete girmek lazım. Kim uğraşacak yahu?”

Belki biraz abarttım ama, “bizimkilerin” aklından geçenler, üç aşağı, beş yukarı böyle…

Peki ne olacak bu işin sonu? Bizim çocuklar oturdukları yerden para kazanmanın dayanılmaz hafifliğine teslim olmuşken, milli takıma çağıracak, orada kendini yerden yere atacak, son topa kadar mücadele edecek gerçek sporcuları nasıl bulacağız?